Örnek HTML sayfası Your Page Title escort bursa bursa eskort escort bursa Görükle Escort escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa alanya escort bayan antalya escort eskişehir escort mersin escort alanya escort bayan bodrum escort bayan havalimanı transfer
altıparmak escort çarşamba escort eve gelen escort gemlik escort görükle escort gürsu escort heykel escort inegöl escort iznik escort karacabey escort kestel escort masöz escort mudanya escort mustafakemalpaşa escort nilüfer escort orhangazi escort osmangazi escort otele gelen escort rus escort sınırsız escort üniversiteli escort whatsapp escort yıldırım escort
Bugun...



Mehmet Özcan Yasdıbaş'ın kaleminden...
Tarih: 02-05-2021 16:50:34 + -


Ay Mevsimi, öykü...

facebook-paylas
Tarih: 02-05-2021 16:50

Mehmet Özcan Yasdıbaş'ın kaleminden...

 

“Ve bir siluet belirir her zaman aşina olduğum caddelerde.

Bir gölgenin kalbi tıkırdar adımlarımın ritminde.

 Tanırmışım gibi, rüya gibi, tanımlanamayan bir zamanın tanığı gibi...

 İçten içe haykırır ruhum bu o, diye.

Kabullenmek, sakladığım naftalinli tüm acı anıları uyandırmaktır.

Korkarım ki yine bu yollar, yıllarımla kesişip yine sana çıkıyor.

Oysa kaçıyordum mevsimi bahar olan diyarlardan, kırlangıç sürülerinden, gök kuşağının mavisinden...

Yine sana çıkıyordu yollarım bir ay mevsiminde, gecelerin kör şafağında.”

 

       Babamın vefatının birinci yılında her şey hâlâ dün gibi. İçimde, bana ait olmayan bir ton düşünce canlanıp canlanıp beynimi kemirdikten sonra tortular bırakarak geride bir yere, daha önce doğmuş ve tortularını bırakmış düşüncelerin ardına sıraya geçiyordu. Toparlayamadım bir türlü kendimi. Nefsimin, bu konuda elbet bir gün karşılaşacağım durum olarak kendime öğütlediğim tevekkül bazlı tüm uhrevi düşüncelerimi yıkıp geçtiğine şahit oluyordum. Yazık halime, desem de şu bir yıl hiç değişmeden her günüm bir isyanın en günahkâr haliyle geçiyordu. Nazlıcan’ı da bu yüzden kaybettim ya…

 

       Elimde telefon ve rehberde onun numarası… Parmağım, direnen nefsimin emirlerine riayet edip bir türlü arama tuşuna dokunmuyordu. İçimde bir yerlerde “aramam gerekir” duygusu çığlık çığlığa iken nefsim “Bu zor dönemde seni anlamaya tenezzül bile etmeden senden ayrıldı” manifestosunu anlık duygu durumumda yayınlıyordu. Evet, içimde hala bir yerlerde “Nazlıcan” sözcük olarak önemli bir anlam taşıyan özel isim olarak duruyordu. Kimi ikna etmeliydim? Nefsimi mi, özde baskıladığım olması gereken “ben”i mi?

 

“Ve bir siluet belirir her zaman aşina olduğum caddelerde.

Bir gölgenin kalbi tıkırdar adımlarımın ritminde.”

 

       Şehirde her şey aynıydı. Her gün nasıl geçiyorsa babasız, öylesine geçiyordu işte. Akşam sofraya oturduğumda lokmaları yutamıyordum. Oysa en ağır lokmayı, ilahi kader bana yutturmuştu. Hem de tam bir yıl önce. Bu akşam bir yıl öncesinin akşamı, bu sofra bir yıl öncesinin sofrası, saat de aynen bir yıl öncesinin saati. Az önce Kuran okuyup sofraya gelen annem de aynı anne, kardeşlerim Zehra ve Necati de aynı kardeşler. Ama zamanın bana ayırdığı bu akşamın, geçen yıldan farkı babamın yokluğuydu. Gözlerim doldu. Sofradakiler sessizce yemeklerini yerken ben, kaşığıma bir yıllık bir acıyı doldurmuş, yutamayacağımı bildiğim halde kaşığı ağzıma usulca sokuyordum. Gözlerim doldu iyice. Yalnız bu sefer yutkunamadığım durum değişti gibi hissedip kendimi yokladım. Ruhumda başka bir yangın başlıyordu. Düşündüğüm ve kendimi ayıplamaya başladığım: Nazlıcan’dı. Bir yıla yakın bir zamandır unuttuğum bir varlığın, aklımın ucundan tüm düşünce dünyamı kaplıyor olması olur şey değildi.

 

       Masadan müsaade isteyip kalktım. Annem ve kardeşlerim her zamanki ben’in niteliği, değişmeyen hallerimi kanıksadıklarından ses etmeden masadan kalkışımı, ceketimi alışımı ve evden çıkışımı izlediler. Biliyordum sabırlarının, merhametlerinin sonlarında olduklarını; yalnız hazır değildim söylenecek hiçbir şeye. Yürürken ne çabuk çarşıya dek geldiğimi şaşkınlıkla fark ettim. Durdum öylesine bir köşe başında. Şehir aynı; yollar, kaldırımdaki ağaçlar, köşedeki seyyar satıcı, dükkânlar, araçlar, gökyüzü… her şey aynı. Bir ben farklıyım sanki. Ve bir yıl sonra neden Nazlıcan? Neden şimdi? Nedir benim bu açmazım? Adımlarımı saymaya başlasam bir yıl, kaç adımla biter bu kaldırımların arşınlanması? İki ana caddenin tüm baş ve son kısmını kaç kere adımlamalıyım ki… Nazlıcan, bu şehrin hangi yakasından adımlamaya başlarsa kaç yıl sonra bir yerde adımlarımız kesişir ya da adımlarımın üzerinden her şeyden habersiz geçer?

 

Tanırmışım gibi, rüya gibi, tanımlanamayan bir zamanın tanığı gibi...

 İçten içe haykırır ruhum bu o, diye.”

 

       Uyumak; sanırım doğal olmayan her şekilde uyumuşumdur şu bir yıl içinde. Yastık kavramım yok artık. Yatak da aramıyorum. Uyandığımda sadece uyumuş olduğumun bilinci dışında bu eylemi nasıl, ne zaman gerçekleştirdiğimi hatırlamıyorum. Hatırlayacak bir şey de değil, diyerek ötelemişimdir. Ve rüyalar ne denli acımasız.

 

       Sokakta eli poşetli, çantalı, eşyalı… orta yaş üstü kimi görsem babama benzesin veya benzemesin, rüyamda o kişi hep babam olmuştur. Her seferinde yaklaşıp elindekileri alıp yol boyunca ona eşlik ederek yürümeyi geçirsem de içimden, hiç yaklaşamadım, hiçbir zaman rüyamda o kişinin yüzünü de göremedim. Ama kabullendiğim bir yasa gibi o, hep babamdı diyerek içlenerek uyandım. Şimdi, yatakta uzanmış karanlıkta gözlerimi tavana dikmiş, bir hayali izliyordum. Burnumun kemiği sızlamaya yeniden başlarken benim içimde kabaran bir deniz, köpük köpük gözlerimde birikiyordu. Şu bir yıl içinde ne kadar ağladım geceleri. Gündüzleri kaç kez güneşle doğan gözyaşlarım, akşam güneşiyle dinmezdi bile. Yine ağlamak için hazırdım. Nazlıcan! Nazlıcan için ağlamak da neydi? Demek bir acının tortuları çöktükçe zihnimin derinliklerine, yenisi filizleniyordu anlaşılan. Yazgı mıdır, benim kuruntum mu bilmem ama şimdi, sanki babasızlığa alışıyorum da Nazlıcan’ın yokluğunu bir yıl öteleyip vakti geldi diyerek kendimi örselemeye devam edecektim anlaşılan. Karanlıkta el yordamıyla telefonumu bulup rehberi açtım. Numarası üzerinde parmağım komut beklerken saatin üçü çoktan geçtiğini görünce vazgeçtim. Yeniden tavana diktiğim gözlerim Nazlıcan’ın gözlerini ararken uyumuşum. Sabahın öğleye doğru uzandığı bir vakitte annemin yatağımın kenarında oturup beni izlediğini görünce uyumuş olduğumun farkına vardım. Oysa daha demin bir ana cadde üzerinde yürüyordum. Akasyaların kokusunu içime çekerken caddenin karşısında yürüyen Nazlıcan’ı görmüş, uzaktan uzaktan takip ediyordum. Şehrin bir başından bir sonuna yürüyor gibiydik. Aramızdaki mesafe hiç kapanmıyor, o bana sırtı dönük naif adımlarla yürüyor; ben uzaktan uzun, kumral saçlarının dalgalanışını izleyerek ardından yürüyordum. Aslında yürüyor muyduk, ondan emin değilim. Cadde altımızdan kayıyor da biz iki uzak noktada duruyorduk, desem daha doğru olur. Yürüyen ikimiz değildik. O ve ben; onun sırtı dönük, kumral saçları dalgalanırken ben, uzaktan ona bakan… garip bir rüya güncesi uyuduğuma dalaletti işte.

 

“Korkarım ki yine bu yollar, yıllarımla kesişip yine sana çıkıyor. Oysa kaçıyordum mevsimi bahar olan diyarlardan, kırlangıç sürülerinden, gökkuşağının mavisinden...”

 

       Bir gün akşamüstü dayım kapıyı çaldı.  Yemek zamanı… Necati açtı kapıyı. Bana seslenilince odadan çıkıp geldim. Dayım, benim için gelmiş belli oldu konuya direkt girince. Okula gitmeyeceksem kendisinin ustabaşı olduğu tekstil fabrikasında işe başlamam gerektiğini; hayatın devam ettiğini ve daha birçok şeyden dem vurup ezberlediğim öğütlerin bilmem kaçıncısını yineledi. Aklımda Nazlıcan vardı o konuşurken. “Okula gideceğim dayı. Başladığımı bitireceğim.” dedim. Sırf uzamasın bu nasihat işkencesi diye birden söyleyivermiştim bu içi boş cümleyi. O ara, annem bir şeyler demeye yeltenirken dayım bir el hareketiyle susturdu annemi. Ve bana yeminler ettirip sözler verdirip konuyu kapattı. İçimde bir sorgulamaya neden oldu bu cümlem. Öylesine mi söyledim, isteyerek mi söyledim; neden söyledim, Nazlıcan’ı mı meraktan söyledim, bilmiyorum. Söyledim ama bir kere. Hâlbuki okulların açılmasına birkaç ay var; dayım neden kabul etti ki… Israrcılığına mani bir şey olamazken ne ikna etmiş olabilir ki… Bildiğim dayım, okul açılana dek de olsa yine çalışmamı isterdi. İstemedi. Bir şeylerin değiştiğine mi inandı? Ah ben, bu düştüğüm acı yolların her defasında bir kesişme noktasında sınav vermek zorundayım anlaşılan. Kabullenmek, insanın bilinçsiz bir hapsi kabul edip kendini, kendi elleriyle mahkûm etmesi değil mi? Bir yıl sonra kabullendiğim babamın ölümünün ardından şimdi neleri kabullenecektim? Basit ve aciz bir kul olan ben, yazgımın her satırını da şimdiden kabullenmiş değil miydim?

 

       Ertesi gün, öğleye doğru yine şehrin ana caddesinde, temmuzun en güzel saatinde, kırlangıçların akasyalar arasından geçip göğe, gökten yere doğru keskin ve kıvrak uçuşlarını, pikelerini izleyerek yürüyordum. Adımlarım bir tesadüfün sağlayacağı basit bir denk gelmeden uzak, tevafukun ilahi çizgisinde üniversitenin kampüsüne gitmek için beklediğim otobüs durağına beni emanet etti.

 

       Yirmi dakika sonra otobüs, kampüsün girişinden -bir yıldır görmediğim yerlere ilk kez adım attığım zamanı hatırlatarak-  ağır ağır girdi. Kampüs içinde ilerleyen otobüsün penceresinden yüreğimi dizginleyemediğim bir heyecan içinde fakülte binalarına bakarken aklım beni yine bir hayale sürüklüyordu. “Sanki”lerle başlayan cümleler karmakarışık sıralanıyordu zihnimde. “Sanki”lerin tek cümlesi benim için önemliydi: “Sanki ilk kez geliyorum. Nedir bu içimdeki coşku?”

 

       Öteden beliren mühendislik binasını fark edince birden ayağa kalkıp “İnecek var!” deyiverdim. Uzun, koyu yeşil çam ağaçlarının sıralandığı bina girişine doğru adımlarken yıllar öncesi gibi gelen birçok anıyı yeniden yaşıyordum. Her anının sonunda da mutlaka Nazlıcan oluyordu. Temmuzda nasıl da serindi kampüsün bu yakası. Mühendislik fakültesinin önü açık, baraj gölüne bakıyor olmasının avantajı devamlı esintiye açık oluşunu şimdi yeniden saçlarımı uçuşturan rüzgârla hissediyordum. Çocukça bir ruh haliyle girdim binaya. Sağa sola bakınırken bir yağmur tufanıydı anılar. Birini tamamlayamadan bir diğeri dökülüyordu avuçlarıma; her köşe bir “ben” yumağı adeta. Benden ziyade biz halleri de canlanırken kendimi Atilla Hoca’nın odası önünde titrerken buldum. Heyecanım yüreğime, yüreğim bedenime neler ediyordu? Ses tonumun bile sessizliğe gömülürken en pervasız hareketi yapıp hocamın kapısını tıklattım. “ Gel!” komutuna hazır değildim. “Buyurun!” sözüyle düşüp bayılacaktım. “Buyurun!” sözü yinelenince kapı kolunu usulca sıkıp kapıyı açıp içeri süzüldüm. İşte bana, baba özlemimde babalık yapacak adam. Görür görmez beni ayağa kalkıp iki kolunu açabildiği kadar iki yana açıp yürümeye başlarken hocam göz göze geldik. Gözleri doluydu hocamın. Ve sarıldığımda hocama ağlıyordum. Bu adam, hocanın çok ötesinde bir varlık olarak aylarca beni ziyaret edip nasihatlerde bulunup okuluma devam etmem için ne çok çaba harcamıştı da ben, bir duvardan daha katı, nefsimin isyan dalgalarında yalpalarken onu hiç dinlememiştim. Dinlemek de istememiştim. Şimdi, zaman beni kollarında tutan bu adama ne denli ihtiyacım olduğunu ispatlarcasına zihnime hatalı olduğumu ve pişmanlığını işliyordu. Ayrılırken onun da ağladığını görünce kendime ilk kez kızdım. Neler konuştuk, neler anlattık; ne geçtiyse içimden anlattım, nasıl oldum, söyledim. Bir koca saat soluksuz, karşılıklı bir baba oğul özlemini tattım bu sayede. Saatlerce kalırdım belki; ama bu sefer aklımı kurcalayan bir isim yüzünden utana sıkıla müsaade istedim. Bana, dayım gibi okula dönmem için yeminler ettirip sözler verdirdi. Hocam koluma girip beni uğurlamak için bina girişine kadar yürürken babacan tavrını yüreğime kazıdı. Ben bu halde yürürken içimde bastırdığım ismin cismini, her yerde görüyordum. Ya elinde kitaplarla sağımdan gelip soluma gidiyor ya bina girişindeki bankların üzerinde ders çalışıyor; merdivenlerden koşarak iniyor-çıkıyor, elinde bir fincan çayla kantin yönünden geliyordu.

 

       Atilla Hoca beni uğurladıktan sonra kaçarcasına uzaklaştım hayalistan binasından.  kampüsü yürüyerek terk edecektim. otobüs beklemek için durmam,  içimde utanacağım her şeyin dışıma çıkması olacaktı. Dönüp hatta koşarak hocamın yanına varıp sormak istediklerim beni sonradan mahcup edecek sorular olacağından bir an önce gitmeliydim buradan. Adımlarımı sıklaştırdım. Bir solukta Fen Edebiyat Fakültesini hemen ardından Kamu Yönetimi binasını geçtim. Kampüs dışında da bir süre yürüdüm. Artık rahattım. Sonunda, akşam yemeğinde, sofra başında her şeyin geride kalmasına şükürler ederek oturuyordum.

 

“Yine sana çıkıyordu yollarım bir ay mevsiminde, gecelerin kör şafağında.”

 

       Eylül; kırlangıçlar çoktan gitmiş, akasyalar solgun birer demet gibi. Caddeler kararmaya çok erken başlamış, sokak lambaları en hüzünlü hazan renginde aydınlatır olmuş şehri. Kalabalıklar başı önde, adımları hızlı, evlerinden işlerine işlerinden evlerine durağan hayatın eylül durağında sararmış günlerini kovalıyordu. Ben, ruhumu yakan ayrılıkların kabullenişlerine abidevi bir anıt gibi gülüyor, annemin çaylarından dem alıyor, hayatı tevekkül çizgisinde yeniden yaşıyordum. Ve ettirilen yeminlerin, verdiğim sözlerin gerçekleşmesinin zamanı geldiği fikrini vicdanımın da yardımıyla kabulleniyordum. Annemin bir akşam “Okulunu bitir, bir meslek edin. Hayata karış artık evladım!” nasihatine gülümseyerek karşılık vermiştim.

 

       Atilla Hoca’mla ders seçimini yaptıktan sonra ilk günün heyecanı içinde son yılımı tamamlamak için hazırdım. Uzattığım bir yılın muhasebesini şimdi vicdanımın da onayladığı kararlarımla yapacaktım. Sınıfımdaki herkes mezundu. Yeni bir sınıfım olacaktı. Eylül, sonuydu. Kampüste çam ağaçları dışında bütün ağaçlar kışa hazır, vedalaşıyordu yapraklarıyla ve bir tek serçeleri kucaklıyordu dallar kuşlar adına.

 

       Mühendislik önünde indim otobüsten. Adımlarım, beni bir yıl önce bıraktığım taş döşeli geniş avluda taşırken öğrenci vasfına yenin ait olduğum şu vakitte, bir siluet beliriyordu binanın cam girişinden seçebildiğim kadarıyla. Bank üzerinde uzun, kumral saçlı, sol omuzunda çantası ve kitaplarını elinde tutan bir siluet. Her adımda devleşen bu görüntü, zihnimin bir oyunu olacağından o kadar emindim ki… İstemsiz bir gülümsemeyle kıvrılan dudaklarıma hâkim olamadım. Kapıya yaklaştıkça akıl girdaplarımda batan anılar bir bir canlanıyor, gördüğüm şeyi gündüz rüyası olarak yoruyordum. Yormak için birçok nedenim vardı da. En azından koca bir yıl dâhildi bu yorumuma.

 

       Bu anın bir rüya olduğunu ispatlamak için siluete doğru adımlamaya karar verdim. Kaç gece rüyalarımda kovaladım, kaç kez ağıtlarım içinde adını andığım ve kaç kez aramak için telefonumu elime alıp her defasında sebepsizce vazgeçişlerimi hala anlamadığım anlarım oldu. Ve şu an, neden bir rüya olmasındı? Yeminlerimin neticesi okulun ilk günü her şeye hazırken bu görüntüye asla hazır değildim. Bu gündüz rüyasını sona erdirmek için nefesimi tutarak iyice yaklaştım siluete. Dip dibeydim ve birazdan yüzünü göreceğim bu varlığın gerçekliğiyle zihnimin bana bu serseri oyunu bitecekti.

 

       Başını kaldırırken ela gözlerin ta derinine bakıyordum. Kumral saçların o bildik kokusunu içime çekiyordum. Bir rüyanın gerçeğine uyanıyordum. Çünkü rüyalarımdan daha gerçek olan bu an, daha uzamadan bitmeliydi ki akıl sağlığımın yerinde oluşuna ikna olayım. Gözler bir yıldır görmediğim gözler, koku bir yıldır almadığım koku ve şu an hepsi gerçek. Önce, vücudumun kasıldığını hissettim. Evet, bir gerçeklik varsa ruhum, bunun maddesel olduğunu kabul ederken kasılmalarım titremeye döndü. Şimdi, ayakta duran ve gözlerini gözlerime diken bu gerçekliğe bir anlam yüklemeli ve adlandırmalıydım. Kalbim de hareketliliğini çeşitlendirmeye başladı. Bir yıl önce mana iklimi,  nefsimin hizmetine girip her şeyi babamın ölümüyle ötelemiş, isyan dalgalarımın içinde ruh gemim batmıştı. Aklımın da oyunu, şimdiye dek okulu bitirip kendi memleketinde yeni bir hayata adım atan bu gerçekliğin beni, asla affetmediği ve görmek istemediğine her tülü mantık ayarlarımı zorlayarak bu duruma inandırmışken; tüm bedenim ve ruhum depremlerle sarsılıyordu.

 

       İşte şu an o, her şeyiyle karşımda ve benim hayatımın içine yeniden dâhil oluyordu. Sessizliğimiz belki asırlarca devam edebilirdi o halde- biz olarak- ayakta dururken. Yanımızdan gelip geçenlerin hızlı trafiği içinde biz, bir fotoğraf karesi olarak donakalmıştık. Ne benim diyeceklerim vardı -oysa ne fırtınalı anlamları barındıran cümleler hazır kıta dimağımdan dilime hücum etmek için bekliyordu- ne konuşacak mecalim. O neden susuyordu peki? Onda da nice cümlelerin ardı ardına sıralanıp dökülmek içim beklediğine inancım tam. Susmak… Gözlerimizin her şeyi anlattığının şahidi oluyordum sustuğumuz bu zaman diliminde. Kıtalar arası bir mesafeyi aşan bakışlarımızın içinde nice ağıtlar, kavgalar, kızgınlıklar vardı. Ama hâkim olan asıl anlam; kavuşmanın şükrüydü.

 

       Yine tesadüfün basitliğini ispatlayan yazgımın içine ilahi bir kalemle dâhil olan insanın sesiyle irkilip sağıma döndüğümde; boyuna oranla küçük ancak içindeki muhabbeti yansıtması yönünden kocaman, iki yana açılmış kollarıyla bana doğru gelen Atilla Hoca’yı gördüm. Aklım hayat taşlarını yerine oturturken bir iki soru hala “zıpçıktılık” yapıyordu. “Neden ”sözcüğünü kaç defa kullanıp ardına soru cümlelerimi eklediğim bir yıl içinde hiç cevap alamamıştım. Şimdi “neden” sözcüğünü sadece bir cümle için kullanıyordum.

       - İkinizi de burada gördüğüme çok sevindim kardeşlerim, diyen Atilla Hoca’ma gözlerim dolu bakıyordum. Cevabını yine Atilla Hoca’m veriverdi “neden” sözcüğü ile aklımda dolandırıp durduğum soruya.

 

       -  Nazlıcan, sen okulu bırakınca o da bıraktı. Elbet döneceğini biliyordu, buna sağlam bir inancı vardı. Herkes böyle bir yarenliği her an bulamaz. Bunun kıymetini bil. Artık, hayatın devamı kaçınılmaz. Yeni bir mevsim başladı bunu kabullen. Senin bu an’ın beşinci mevsimin olsun. Haydi, daha fazla beklemeyin burada. Dersler başlıyor.

 

       İkimizin de gözlerine ayrı ayrı bakan Atilla Hoca’nın da gözleri doluydu. Lakin üçümüzde de artık hüzne dair bir iz yoktu. Yeni bir mevsimin eşiğindeydik. Ruhum dinginleşmiş, hayatı artık yeni mevsimimde yaşamalıydım. Vefanın ve sevginin yeni mevsimi: Ay mevsimi.




Kaynak: Mehmet Özcan YASDIBAŞ

Editör: Mehmet KARAKOYUNLU

Bu haber 495 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EDEBİYAT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI