Örnek HTML sayfası
Bugun...



Bir Eğitimciden hüzünlü ve düşündürücü bir öykü:
Tarih: 15-10-2020 20:28:18 Güncelleme: 15-10-2020 20:43:18 + -


Eğitimci-Yazar Mehmet Özcan Yasdıbaş'ın öyküsü...

facebook-paylas
Tarih: 15-10-2020 20:28

Bir Eğitimciden hüzünlü ve düşündürücü bir öykü:

Mehmet Özcan YASDIBAŞ

 

“Önümüz ayrılık mevsimi

Ağır geçer zemheri

Serçeleri sevin

Açık kalsın pencereler

Belki birkaçı sığınır

Yüreğinize küçücük de olsa

Bir sevgi bırakır”

 

Adımlarımın akışına bırakıp kendimi sokağa vurdum. Sokaktan caddelere, oradan şehrin göbeğine dek yürümek bu denli bilinçsizce hiç olmamıştı bende. Ne yolda bir şey gördüm ne bir şeylere odaklandım. Bomboştu zihnim. Bomboştu sokaklar, sokakları çevreleyen apartmanlar, apartman altı dükkânlar; her kavşakta trafik lambaları yeşildi; yaya geçitlerindeki çizgileri saydım çoğunlukla. Hatta beyaz üzerine siyah çizgiler, diyerek siyahları da saydım. Bulutsuz gök ve gökte ışıl ışıl güneş; gölgem hep ardımda, tek yoldaşım hatta onunla yürüdüm kendimi bilmeden uzunca bir vakit.

 

Kimdim, neydim, neredeydim, hiçbiri umurumda değildi. Sonunda Avcılar’ın sahiline düştüm. Deniz kendime gelmemi sağladı. Şimdi, hafif bir serinlik kapladı bedenimi, saçlarım uçuşuyor, gözlerim bir şeyler seçer oldu. Adımlarım, bildik bir yoldan her zaman takılmayı sevdiğim, manzarası için uğradığım; çayının ve aperatiflerinin güzel olduğuna inandığım mekâna getiriverdi. Burada tüm Marmara’yı olmasa da Marmara’nın bir kısmını görecek şekilde bir masa seçer, garsondan bir demlik çay ister yanına da nargileyi eklemesini söylerdim. Uzunca bir vakit kalırdım. Kimse kalk git demez; çayım demlikte soğusa da müdahale edilmesini istemezdim. Ta ki nargile artık içilmez olur o zaman çaya bir hışımla dalar, ardı ardına bardak bardak içerdim. Güzel miydi bilmem ama beni uzunca bir vakit oyladığından –eminim ki- bugün de istemsizce buradaydım yine.

 

Kafenin sağ tarafına düşen yerde birkaç tane irili ufaklı balıkçı tekneleriyle özel tekneler-yatlar sahilde sıralı olurdu. Bugün neredeyse tamamı denize açılmış olacak ki pek tenhaydı küçük liman. O yöne bir hayli baktım, gelen giden olur mu diye değil de nedense limanı boş görmek garibime gitmişti. İlk kez diyeceğim ama belki öncesinde de şahit olduğum bu tenhalığa bilinçli olarak ilk kez bakıyordum. Ne umuyordum ki bakmaktan?

 

Tadım yok, kalamadım uzunca. Toparlanıp demlikteki çayı yarım bırakıp hesabı da ödeyip limana doğru yürüdüm. Yine bir amacım vardı diyemem. Ama çekiliyordum o yöne doğru. Ulaşmam çok zamanımı almadı. Şimdi teknelerin bağlandığı yerleri adımlıyor, denizi izliyor arada yanımdan sıvışarak geçen kedilerin üzerlerine basmamaya dikkat ediyordum. Ne görecektim ki…

 

İşte bu hal içinde karşımdan bana doğru gülümseyerek gelen ihtiyarı fark ettim. “Hoca, selamlar nasılsın?” demesiyle aklımda bu ihtiyara dair ne varsa birden canlandı. Sanki koca sahilde ikimizden başkası yokmuş da biz de sarılacak bir dost arar gibi adımlarımız hızlandırarak yaklaşıp kucakladık birbirimizi.

 

“Aleyküm selam Salih Abi,  asıl sen nasılsın, ne var ne çok görüşmeyeli?” dedim içten en güzel ses tonumla. “

 

“Biz hep buradayız Hoca, sana ne oldu, bir iki aydır yoksun? Özlettin inan kendini. Gel çay içelim hadi, hazır tazecik.“

 

“Yeni bir demlik bitti Salih Abi, yukarıdaydım. Ama senin çayına da hayır demem. Ne güzel kokuyordur şimdi.”

 

“Seni bilmez miyim, seversin sen çayı; ben rakıdan vazgeçmem sen çaydan, gel gel…”

 

Koluma girdi, beni döndürüp tekrardan geldiğim yoldan onun bekçi kulübesine doğru yürümeye başladık. Yolda aklıma getirmeye çalıştığım şey, Salih Abi’yi en son ne zaman gördüğümdü. Demek baya olmuş olacak ki “ bir iki aydır” sözünü garipsedim. Bir iki ay sahile inmemek, çay ve nargile içmemek, denizi seyretmemek, Salih Abi’ye takılmamak, hatta onun ısrarlı rakı balık davetlerini kibarca reddedememek… ne kadar süre geçmiş ki üstünden ayları dahil etmişti cümlesine. Sahi ne kadar ay?

 

Tabureleri altımıza alıp çay tepsisini yine bir tabure üzerine bakıp bardakları yudumlamaya başladık. Yüzüne bakınca o an fark ettim, perçemin altından sol kaşına inen uzunca bir dikiş izi vardı. Kırışık alnının üzerinde ince, siyah bir kavis alan iz; yüzüne bitirim tiplerinde var olan bir edayı hakim kılıyordu. İlk kez gören için baya bir korkutucu olabilirdi hatta bu hal. Bardaktan ilk yudumdan sonra sormaya kalmadan bakışlarımı fark etmiş ki kendi anlatmaya başladı:

 

  • Geçen hafta yine çok içmiştim zıkkımı. Artık yaş da hayli olunca dengemi kaybedip düştüm. Başımı nerelere vurdum bilmiyorum. Hiçbir şeyi de hatırlamıyorum aslında gözümü hastanede açıtım. Ne sorarlarsa düştüm dedim. Polis bile iki saat başımda dikildi. Sonra sabah bıraktılar. Her yanım mosmor inan dayak yemişim gibi belki de yemişim.

               

Güldü,  başını sağ sola sallayıp hatta el işaretiyle abes bir şeyleri de kastedecekti ama bir an benden çekindi galiba. Gülerek devam etti anlatmaya:

 

İyice dövülen adam morarmışlıkları bunlar. Paramı çalmışlar diye bakınıyorum yok, yerinde – bel çantasını göstererek- duruyor kuruşlarım. Ama bana ders oldu bu Hoca. Bak on gün olacak daha ağzıma değmedi ki ağzım da bir hoş inan bir şu çaydan tat alıyorum- kısa bir gülüşmeden sonra- böyle işte bu yara. 12 dikiş var kafamda. Doktor, beyin sarsıntısı için baktı da sağlam çıktı yıllanmış kafam.

 

Yine gülüştük. Başındaki bereyi çıkardı. Başını bu halde ilk kez görüyordum. İnce uzun yüzüne oranla yusyuvarlak bir başı vardı. Bu halde hâlâ saçları sık ve pekti. Perçemini kaldırıp dikiş yerini önüme doğru eğilerek gösterdi. İçim acıdı adama ama sarhoşken pek bir şey hissetmemiştir, diye avundum Salih Abi için. Taziyelerimi sundum, beterinden koruması için Allah’a dua ettim. Üzüldüğüm yüzüme tam bir şekilde yansımış olacak k

 

  • Dert etme be Hoca, olan oldu yapacak bir şey yok hem geçti artık. Arada bir elim farkında olmadan oraya gidince sızlıyor o kadar. Şükür bu halimize de ya beni zamanında hastaneye götürmeselerdi!

 

  • Haklısın abi, şükür.

 

  • Ya… ya…

 

  • Ver bardağını doldurayım.

 

Ne ara yudumladım çayı, şaşırdım kendime. Uzattım bardağı göz göze geldik işte o zaman bana, “ Benim yaralarım dışımda Hoca, asıl senin yaraların var hem de ta derinlerde, asıl sen söyle bakayım ne bu hâl” der gibi baktı. Gözlerimin içine diktiği gözlerindeki maviliği bir daha sevdim bu ihtiyarın. Romanlardaki, filmlerdeki sahneler canlandı gözümde. Akıl veren bir balıkçı hem ihtiyar hem bilge… İstemsizce gülümsedim. Kıvrılan dudaklarıma hafif bir alaycılık takıldı, kendime tabi. Zihnim nasıl da hâlâ boş, nasıl da hala belirsizliklerin sadeliği var. Ellerinin kırışıklığı ile tuttuğu bardağı alırken Salih Abi:

 

  • E hoca, o deli doluluğun nerde ya senin. Hani ölümün olduğu dünyada kafaya bir şey takılmazdı. Ne var kafanda yoksun buralarda, onu deyim önce.
  •  
  • Bilmiyorum Salih Abi, şu an bu çay ve sen dışında aklımda bir şey yok. Bomboş zihnim. Ne ara buraya dek geldiğimin de farkında değilim. Dün ne oldu, neler yaptın diye sorsan inan bilmiyorum. Ne düşünebiliyorum ne de düşünmek istiyorum.
  •  
  • Evlilik işi mi yine?
  •  
  • Yok, abi valla o mesele de umurumda değil. Kaç gündür görüşmedik aklıma da gelmedi.
  •  
  • E, ne var be hoca o zaman sende?
  •  
  • Sor abi sor, ardı ardına sor. Sor ki çalıştırayım kafamı belki bir şeyler çakar beynimde de bir yerden başlarım düşünmeye de rahatlarım. Ama şu an sana anlatacağım bir şey yok. Ha, çay yine çok güzel. Nasıl yaparsın bunu bilmem.
  •  

Bitti yine bardağım, uzattım boş bardağı. Uzanıp alırken yine mavi gözleri, gözlerimin içine dikiliydi. Bu sefer onun pos bıyıklarının altında ince bir çizgi gibi duran dudakları kıvrıldı yarı bir gülümsemeyle. Kaşlarının aldığı hilal şekline takıldım. Ne uzundu kaşları. Sakalı yine uzun. Kıllar, kulaklarını içine dek uzamış. Alırken bardağı elinden “Salih Usta!”  sesine her ikimizde dönüp baktık. Kırklı yaşlarda biri bizden yana geliyordu. “Sen kal burada, ben yarım saate gelirim bırakma burayı Hoca!” deyip kalktı Salih Abi. Gelenin bize yaklaşmasına fırsat vermeden adamı yarı yolda karşılayıp, tokalaşmadan adamın geldiği yöne doğru yürümeye başladılar.

 

Ayaklarımın dibinde bir kedi. Sırnaşıp durdu. Salih Abi’nin baktıklarından biri her halde. Sevdiriyor da kendini. Kucağıma aldım. Pek uslu, tüylerini okşarken gözlerim martılara takıldı. Bir yandan kediyi kucağımda severken martıların süzülüşleri mest etti beni. Teknelerin bağlandığı yerde karabataklara takıldım. Maviye siyah tonu düşündüm. Karaya doğru bakışlarımı çevirirken serçeleri gördüm. Bir telaş içindeler yine. Kedi, kucağımda gırıl gırıl… ellerime değen yumuşak tüylerini tatlı tatlı okşamaktayım hâlâ. Serçelerin tedirgin halleri ne martılarda var ne de karabataklarda. Serçelerin birine odaklanmaya çalışsam da bir anda havalanıp yerine başkalarının konması; onların uçup yerine yenilerinin gelmesi odaklanmamı zorlasa da serçeler içimde, içimde bir yerlerde bir şeylerin kıpırdanmasına neden olmaya başladı. Kedi hala kucağımda gırıl gırıl… ellerim kuyruğunda, okşarken kediyi ve serçeleri izlerken doldu gözlerim. Niçin ağlayacaktım peki?

 

Bir iki aydır neden yoktum? Çünkü… Çünkü… Çünkü 7.sınıf öğrencim Meliha hastaydı, ailesine çok üzülmem bir yana kızcağızın maddi imkânsızlığı kahrediyordu beni. Okul müdürümle yardım için uğraştık, hayırsever bulup para işini çözdük. Yine 7.sınıf öğrencim Büşra’nın babası trafik kazası geçirmiş, hastanede yatıyormuş. Kızcağızın okula gelememesine ayrı üzüldüm, baba sakat kalmış ona ayrı…

 

Serçeler bir kalabalıkaşıp bir seyrekleşiyor. Tek birine olarak odaklandığım serçe, birden kanatlanıp gözden kayboluyor. Dalıyorum sanki okul bahçesinde, nöbette olduğum bir günü yeniden yaşıyorum. Gözlerim tek bir öğrenciye odaklanamadığı gibi şimdi de aynısı serçelerde oluyor. Nasıl da toplanıp bulabildiklerini kursaklarına aceleyle indirip tedirginliklerinin kurbanı olup birden uçuşuyorlar. Teneffüste de -o an dakikalık rahatlama anında - bütün öğrencilerin bir anda bir yere toplanıp ve bir anda oradan uzaklaşıp yerlerine yeni grupları bırakıyorlar… serçeler gibi masum, serçeler gibi ürkek, serçeler gibi korumasız, yuvasız…ama neşeleri aynı adeta.

 

Elimin altında hâlâ gırıl gırıl yatan kediyi usul usul okşuyorum. Gözlerim iyice doluyor. Kesin ağlayacağım. Korkuyorum. Dündü en buruk cumartesiyi yaşadığım. Gece bir velim aradı. “Meliha vefat etti hocam, yarın defin için Küçükçekmece mezarlığına götürülecek. Kusura bakmayın bu geç saatte böyle bir haber vermek istemezdim ama… “ Ne velim konuşabildi o saat ne ben. Kapattım telefonu, tüm uykum kaçtı. Duvarlara bakıyordum kaç saat kıpırdamadan oturdum. Muamma… Sabah ezanı okunurken içim burkuldu bir süre sonra yıllardır kılmadığım sabah namazı için abdest almaya gittim. Yeniden, yeniden aldım abdesti, unuttuğumdan değil de sanki yılların birikmiş arınmasını arıyor gibiydim. Namaza durduğumda hiçbir sureyi hatırlayamadım. Küçük yavrucağın adı yankılanıyordu zihnimde. Güç bela bitirebildim namazımı. Ne diye dua edecektim ki o bir melekti ki ailesine acıdım onca imkânsızlığın içinde -tam de tedaviye cevap veriyor- diye sevinmiştik. Bir önceki Pazar elimde yeni okuma kitaplarıyla ziyaretine gitmiştim. O gidişin hatırası gülen ve umut dolu gözleri tüm gece bana başımı çevirdiğim her yönde denk gelmişti. Ölmüş olamaz, iyileşiyordu diye diye sabahladım galiba ki namazdan sonra kendimi eve sığmaz hissedip çıktım dışarıya. Güneşten hâlâ iz yok. Şafakla yürüdüm. Mahalle camiine geldiğimi hatırlıyorum. Gelen ihtiyarların selamını aldığımı, güneşin doğuncaya kadar şadırvanın oturağında öylece beklediğimi sonra rahmetlinin evine doğru yürüdüğümü, gece kondu bile diyemeyeceğim evinin önünde beklediğimi hatırlıyorum.

 

Ne uzak bir his ölüm oysa en yakın acı gerçeğimiz. Şu serçeciklerin hayatı gibi… Kaçamayacağımız ve her an geleceğini unuttuğumuz bir gerçeğe denk geldiğimizde nasıl da çırpınıyoruz serçecikler gibi… Defnederken masumu, mezarı ne kadar da küçük diye hayıflandığım geldi aklıma. Hele de toprakla mezarı doldururken kıyamadım, bir kürekten sonra kenara çekilip uzun uzun baktım toprak atanlara. Sonra evet, hâlâ uykusuzum. Evet, bütün gün uykusuz kalmış, cenaze evinde sessizce geç saatlere kadar kalmıştım. Kuranı Kerim okunurken elim hep âminlere açılıyordu. Gelen gidenin dualarına âminlerimi sıralarken de hala bakışları üzerimdeydi masumun. Gâh evin kapısında görüyordum onu gâh sınıfta tahtaya kalkmak için hevesle parmağını kaldırışı esnasında; gâh sabahları mutlaka “günaydın” demeyi ihmal etmez o anın karesinde gâh okul çıkışı yolumuz ayrılana kadar eve dönüşlerimizde bana eşlik ederken… her yerde görüyordum. Ya sonra… ah başım, bu denli boş olmamıştı hiç. Kedi, hâlâ kucağımda hayatının en rahat yerinde. Elim mutat okşamada tüylerini. Serçeler seyrekleşti. Şimdi ağlıyorum artık serçeler fark etmese de….

 

Uykusuzum ama uykum yok ağladıkça hatırlamaya da başladım dünü ve bu ana dek olanları.  Pazar bugün. Dün geceden beri ayaktayım eve de uğramadım cenaze evinden çıktığımdan beri yürümüş, oturmuş, banklara sinmiş uyumuş ayyaşların yanında kalmış; yürüyerek Avcılar’ın ana caddesini geçmiş, şehrin bu boş halinde bomboş bir zihinle ta buraya dek gelmiştim. Ama ağlamam artıkça artıyordu. Hıçkırıklarımla kucağımdaki kedicik ürktü. Fırladı birden kaçıp uzaklaştı; boşta kalan ellerimle yüzümü kapayıp ağlamaya devam ettim. İçimde bir yangın sönüyordu. Hayatımın en acı gerçeklerinden birini kabulleniyordum. Küçücüktü… yuvasından bir serçe düşmüştü toprağa da yavrucak kanatlanamamış ölmüştü. O serçeye kanat olamadan, uçtuğunu göremeden toprağa emanet ettiğimin gerçeğine ağlıyordum. Öğretmenliğimin ilk yılının yuvasız kalan serçelerimin geleceğine ağlıyordum. Şimdi karşımda ürkek ve tedirgin uçuşan serçelere ağlıyordum.

 

Sağ omzum kasıldı; sağlam, iri, uzun parmakların beşini de ayrı ayrı tenimde hissetim. Anladım kim olduğunu da yine de dönüp baktım. Beni ağlar gören Salih Abi’nin de gözlerinin dolduğunu gördüm. “ Hoca, iyi misin?” dese de ben serçelere dönüp baktım. Bana sarılan Salih Abi’nin kollarına kendimi bırakırken işaret parmağıyla adeta boşluğu delerek devamlı yerinde zıplayan, gülen gözlerini bana dikmiş, sevginin en güzel haliyle bakan bir serçe havalanıyordu masmavi göğe.




Kaynak: Mehmet Özcan Yasdıbaş

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 5648 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER ÖYKÜ Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
1491 Okunma
1330 Okunma
1215 Okunma
1159 Okunma
1132 Okunma
1078 Okunma
1043 Okunma
544 Okunma
540 Okunma
243 Okunma
243 Okunma
239 Okunma
4184 Okunma
4113 Okunma
3998 Okunma
3938 Okunma
3606 Okunma
3594 Okunma
3564 Okunma
3481 Okunma
3119 Okunma
3111 Okunma
3094 Okunma
2937 Okunma
SON YORUMLANANLAR
YUKARI